|
..
Her tablo uzun uğraşlardan, emekten sonra sergiye çıkar. Sergilendikten sonra da artık tuvale fırçasıyla dokunmaz ressam. Bakan her gözde, görebilen her yürekte farklı bir etki bırakır her fırça darbesi. Kimi zaman uzaklara alıp götüren bir manzara, kimi zaman derin çizgilerle hayatın omuzlardaki yükünü anlatan bir portre... ama ne olursa olsun ruh'un tuvale aksi; kaderin, hayata aksi gibi.
Herkes kendinden bir şey buluyor aslında baktığında; bir tabloda, başkasının hayatında, sûretinde, zaaflarında, başarılarında, sevdalarında, aşklarında... ardından kendi hayatının tablosu çiziliyor hafızasında... ellerini başının arasına koyduğu zaman insan, hayatının her demi birer tablo olur gözünün önünde. Her tabloda tekrar yaşar geçmişteki sevinci, hüznü, pişmanlığı. Hatırına gelen her dem, yeni çizdiği resimde onun fırçalarına yön verir. Bundandır ki muhasebe yapan, hayatın muharebelerinde zayiat vermez.
Bazı anları vardır insanın, yaşanmamış olmasını yeğler; her hatırlayış tazeler nedameti. Tuvalinden silinmek isteyen fırça darbeleri gibidir bu demler; silinip hüzne boğmamak ister bakan yürekleri. Varlığında şikâyetçi olur dokunan ele; üzerini setreyleyen bir boyanın gölgesinde nazarların muhataplığından kaçmak ister adeta.
Ah hüzün! Nasıl da nakşolmuşsun tuvale... yeni bir veda kadar can yakarmış ardımda bıraktıklarımın kulaklarımda çınlayan veda sözleri. Ah sevda! Nasıl da doku(n)muş fırçam, seni ebedi kılmak için tuvalime... Kimler anlar ki suretimdeki çizgilerden içimde resmettiğim dünyayı, ardımda bıraktığım cam kırıklarını? Kimin gücü yeter ki tuvalimden silinmek isteyen fırça darbelerini setreylemeye? Ya da sevebilirler mi beni, tüm silinmemiş anlarıma rağmen? Gerçi önce ben sevmeliyim yüreğimi, kendimi, hatalarımı; sevmeliyim varlığımın ötesindeki kaderimi, mürekkebi kurumuş, evvel hayatımı. Sevgiyle imar edebilirim ancak gelecekteki güzel demlerimi.
Avuçlarım, ellerimi misafir ettiği zaman gecenin ahirinde sevmeliyim hayatımın resmini. Sevmeliyim hayatımın figüranını; yüreğimi. O öyle mahsûn ki içimde, nazar kıldığım her tabloda yolumu kesen aynalarda güzel'i görmekten başka lüksüm, onu teselli etmekten başka yolum yok. Yolumu kesen aynalara akseden cemal'i seçebilmekle başlıyor hayatın lezzeti.
*Necip Fazıl / Aynalar Yolumu Kesti
Sare nokta!(özge)/ Konya
'Çevrimdışı genç istiyoruz!'
Ve sanal çağ başladı. Hayırlı olsun!
Bundan böyle ekranından 'anlık iletiler' alamayan dışlanacaktır, hatırlanmayacaktır hatta en 'geri kalmış' ilan edilecektir!
Artık her şeyimiz o kadar sanal bir havaya büründü ki gerçeği yaşamaya soluğumuz yetmiyor. 'Çevrimdışı' olmak sanki 'hayatdışı' olmanın bir semptomu. O derece yani. İletilerde yaşıyoruz, iletilerle yaşıyoruz. Verilebilecek en baba mesajlar iletilerden duyuruluyor, en gizli yaşanılası duygular ekranın en üstüne yazılıp cümle âleme ilan ediliyor, depresyonlar-bunaltılar bizzat itinayla belirtiliyor, sevinçler-heyecanlar oradan ifade edilip gözyaşları iletiler vasıtasıyla sanal ortama akıtılıyor. İmdat!
Bize bahşedilen ve hayatın 'en delikanlı' çağının saniyeleri, dakikaları, saatleri 'online' fotosentetik geçirilen zamanlara feda ediliyor. İleride torunlara anlatılacak bir sürü 'sanal hatıra' dermekle meşgulüz bu ara ('meşgul'üm cevap veremem nitekim).
Temsil ettiği, temsil ettiğini iddia ettiği değerlerle topluma 'işte genç bu' dedirtecek bir donanıma sahip olması gereken postmodern new age Müslüman genç, tüm hazinesini, ona verilen en kıymetli sermayeyi yani zamanı artık 'sanallama geyiklere' peşkeş çekiyor. Budur!
Her şey o kadar 'gerçekdışı' bir görünüme büründü ki keşke vazgeçilen sadece zaman olsa. Bitkisel bir oturuşla geçirilen vakti bırakalım bir kenara, bu yaşanılan fizyolojinin de iflasıdır. Cam ekran karşısında tepetaklak olan hormon dengesi ve bunu kaldıramayan bünye ruhta oluşturduğu çalkantılarla çekiveriyor bizim elemanı en depresif bataklıklara. Hayatın ipi kaçıveriyor elden.
Artık özlemek yok. Ne de olsa 'arkadaşın şimdi oturum açtı' olacak kadar yakınsın ona. Artık telefonun ucundaki tanıdık sesin gönlündeki hasreti söndü; çünkü o artık çevrimiçi ve orda. Yaşıyor yani. Birlikte geçirilen en tatlı zamanlar hatırlanılıp gözler nemlenmiyor. Çünkü artık hiç kimse gönülde hasret uyandırabilecek kadar uzakta değil. Özlediysen 'CAM'ı aç!
Sahip olduğumuz en gönülden duygular en heyecan verici hissedişler bir bir kayıyor ellerimizden. Hiçbir sanal ileti o kıpır kıpır 'selam kardeşim' diyerek ses veren dostun sıcaklığını hissettirmiyor.
|